30 metrenin bedeli: batırdığım ilk dükkan
Sana batırdığım bir işi anlatacağım. Hem de en acıtan cinsinden: gençken, hevesliyken, her şeyi doğru yaptığımı sanırken batırdığımı.
Gençlik yıllarıma gideyim. Üniversite zamanında ticarete atıldım. Kafam o zaman da girişimci kafasıydı: arkadaşlarımla yaptığımız iş planları, her gün gelen yeni fikirler, "şunu kursak, bunu satsak" muhabbetleri. Boş hayal de değildi, çalışıyordum da. Okurken part time mağazalarda çalıştım, tezgahın arkasını da gördüm, müşterinin yüzünü de. Ve o dönem içimde bir fikir büyüdü: kendi işimi kuracaktım.
24 yaşındaydım. Ticareti daha yeni yeni anlamaya başlamışken çok şey bildiğimi düşünüyordum. Bu cümleyi bir yere yaz, birazdan lazım olacak.
Dükkan
Caddebostan'da, Bağdat Caddesi'nin hemen paralelinde bir dükkan açma fırsatı çıktı karşıma. Caddenin o meşhur kalabalığına sadece 30 metre mesafede. Bağdat Caddesi'nin üstünde ancak büyük kurumsal firmaların ödeyebileceği kiralar dönüyordu, ben ise 30 metre içeride çok daha cüzi bir kira ödeyecektim. Planım netti ve kağıt üstünde parlaktı: insanları caddeden 30 metre aşağı çekersem benim dükkanımı göreceklerdi. Onlar kiraya boğulurken ben aradaki farkı işe yatıracaktım.
Konsept de sıradan değildi. Giyim ve tekstil satıyordum, kıyafetleri tekstilci bir arkadaşıma diktiriyordum. Yanına bir de yiyecek tarafı koydum: sandviç kültürünün pek olmadığı bir ülkede özel sandviçler ve salatalar. İçeride 80 metrekare kadar bir mağaza, dışarıda açık oturma alanı. Vitrinlerde özel sloganlar, içeride özel ışıklandırmalar. Yurtdışında gördüğüm örnekleri alıyor, kendi dükkanıma uyarlıyordum. Her şeyi gönlümce yapıyordum.
Ve işte tuzak tam olarak o cümlede: her şeyi gönlümce yapıyordum. Yapmayı sevdiğim şeyi yapıyordum, girişimcilik. Dükkan benim oyun alanımdı. Müşterinin ne istediğinden önce benim ne kurmak istediğim vardı.
30 metre ne kadar uzaktır
Cevabı öğrendim: dünyanın en uzun mesafelerinden biri.
İnsanlar Bağdat Caddesi'nde yürürken bir akış içindeler. Vitrinler, kalabalık, alışkanlık. O akıştan birini koparıp 30 metre içeri, ara sokağa çekmek için ona çok güçlü bir sebep vermen gerekiyor. "Görürlerse gelirler" diye düşünmüştüm. Görmüyorlar. Çünkü bakmıyorlar. İnsan alıştığı rotada yürür, rotasını senin için değiştirmez. Değiştirmesi için ona rotasını değiştirmeye değecek bir şey vaat etmen ve o vaadi onun ayağına götürmen lazım, senin ayağına gelmesini beklemen değil.
Ben kirayı hesaplamıştım, insan psikolojisini hesaplamamıştım. Ucuz kira aslında ucuz değildi. Aradaki fark, caddedeki ayak trafiğinin fiyatıydı ve o trafiği ben kendi cebimden, kendi emeğimle üretmek zorundaydım. Büyük firmaların o kiraları neden ödediğini dükkanı açtıktan sonra anladım. Onlar dükkan kiralamıyordu, insan akışı kiralıyordu.
Önce heves biter, sonra para
Batışın takvimi de öğreticiydi. Birinci senede önce hevesim azaldı. İkinci sene biterken param bitti ve kapattım. Sıraya dikkat: önce heves, sonra para.
Bunu sonradan çok düşündüm. Çünkü girişimciliğin tehlikeli bir hali var, kimse gençken söylemiyor: bazen bir işi para getirdiği için değil, sadece kurmayı sevdiğin için yaparsın. Yeni icatlar çıkarmak gibi. Vitrin dizmek, slogan yazmak, ışık seçmek, menü tasarlamak. Bunların hepsi zanaat gibi zevkli işler. Ama zevk ciro değildir. Ben dükkanı kurarken mutluydum, işletirken değil. Heves, kurma işi bitince bitti. Para da hevesin bitişini bir sene arkadan takip etti.
Girişimcilik her zaman risklidir, doğru. Farklı şeyler yapmak, yenilerini denemek, risk almak işin tanımında var. Benimki de o risklerden biriydi, kabul. Ama şimdi geriye dönüp bakınca aradaki çizgiyi daha net görüyorum: hesaplanmış risk ile kendine anlattığın güzel hikaye aynı şey değil. Ben risk aldığımı sanıyordum, aslında hikayeme aşıktım.
Elimde ne kaldı
Para kalmadı, onu söyledim. Elimde kalan şey büyük ve güzel bir tecrübe oldu. Bunu teselli cümlesi olarak yazmıyorum, envanter olarak yazıyorum.
30 metrenin ne kadar büyük bir mesafe olduğunu öğrendim. Daha önemlisi insan psikolojisini öğrendim: müşteri senin dükkanına gelmez, kendi rotasında yürür. O günden beri kurduğum her işte önce şunu sorarım: insanların zaten aktığı yol neresi ve ben o yolun üstünde miyim, 30 metre içeride miyim? Bu soru fiziksel dükkan için de geçerli, dijital iş için de. Ayak trafiği bugün algoritma oldu, ara sokak bugün kimsenin bulamadığı web sitesi. Kural aynı kural.
Bir de şunu öğrendim: çok şey bildiğini en yüksek sesle düşündüğün an, en az bildiğin andır. 24 yaşındaki ben çok şey bildiğinden emindi. İyi ki de emindi, çünkü o özgüven olmasa dükkan hiç açılmazdı ve bu derslerin hiçbirini alamazdım. Okulun böylesi ucuz değil ama öğrettiği şey de başka yerde satılmıyor.
Neden anlattım
Şunun için: batan iş, kirli çamaşır değil, diploma. Herkes sana kazandığı işi anlatır çünkü kazanmak fotoğraf çektirir. Batış ise ders çalıştırır. Ben bugün hâlâ yeni işler kuruyorsam, o dükkanın kapanan kepengi de bu hikayenin içinde. Sildiğim bir sayfa değil, altını çizdiğim bir sayfa.
Sana sorum şu: senin 30 metren ne? Yani kağıt üstünde güzel gözüken ama seni zorlayan hedefin, başarıların, bir sonraki aşaman. Bunu iyi düşününce ve görünce birşeylerin değişimini daha kolay yapabileceksin.
İki hafta sonra görüşürüz.
Gökhan